Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun
90.yıl kutlamalalarında asrın projesi olarak adlandırılan Marmaray Projesi ön
plana çıkarken, yine ayni gün arka planda Sinop’a yapılacak ikinci nükleer
santralle ilgili antlaşma Japonya ile imzalanmıştır. Türkiye Başbakanı Recep
Tayyip Erdoğan, Japonya Başbakanı ile yaptığı basın toplantısında; “Kaza
hiçbir zaman yüzde 100 yoktur' denilemez, milyonda 1 de olsa böyle bir tehlike,
böyle bir kaza olabilir. Bunları da görmemezlikten gelmek mümkün değil. Onun
için de biz şu anda böyle bir nükleer enerjinin olması gereğine inanıyorsak, bu
adımı atarız. Nitekim birinci adımımızı, Rusya Federasyonu ile attık. İkinci
adımı da şu anda Japonya ile atıyoruz ve şu andaki bütün arzumuz, hızla bu
yatırımı gerçekleştirebilmektir" dedi.
Aslında burada sanırım biz Kıbrıslıları
ilgilendiren Rusya Federasyonu ile yapılan antlaşmadır. Mersin’in Gülnar
ilçesinde bulunan Akkuyu mevkiinde inşa edilecek olan nükleer enerji santrali
ile ilgili, Rus şirket ROSATOM’a bağlı ATOMENERGOPROM ile antlaşma yapılmıştır.
Yapılan antlaşmaya göre Rus şirket kendi bulacağı finansal kaynaklarla nükleer
santral inşaa edecek ve ürettiği elektriği 15 senelik alım garantisi ile
Türkiye Cumhuriyetine satacaktır. Toplam kurulu gücü 4800 MW olacak santalin
Türkiye’nin toplam enerji üretiminin yaklaşık %6’sını karşılayacağı
hesaplanmaktadır. Tesisin maliyetinin yaklaşık 20 Milyar Dolar olacağı
hesaplanmaktadır. Tesisin işletmeye 2019 yılında girmesi hedeflenmesine rağmen,
ÇED süreci ve diğer bürokratik süreçlerin uzayacağı ve tesisin 2020 yılında işletmeye
girmesi planlanmaktadır.
Aslında yıllardan beridir bu projeye ve
nükleer enerjiye Türkiye içinden çeşitli kesimlerin tepkileri vardır. Projenin
daha kabul edilebilir olması için hükümet, projede yerli istihdamın ön plana
çıkarılması, projede Türk mühendislerin görev alması ve daha şimdiden belli
sayıda öğrencilerin Rusya’ya götürülerek eğitilmeye başlanması gibi çalışmalar yapmaktadır.
Şu bir gerçek ki bu tip santrallerin en
önemli riskleri kazalar ve kazaların yaratacağı sağlık ve çevre problemleridir.
Benzer tesislerde olduğu gibi bu projede de kazalara karşı ciddi önlemlerin
alınacağı belirtilmektedir. Akkuyuda kurulacak yapının iki katmandan oluşması, radyasyon
yönünden tehlikeli maddelerin reaktör binasının dışına çıkmasını engelleyecek
mekanizmalar öngörülmesi bunlara örnek olarak gösterilebilir. Burada bir diğer
önemli konu olan yakıtlar konusunda ise, yakıtların Rusya’dan geleceği, oluşan
atıkların ise yine Rusya’ya gideceği belirtilmektedir. Burada ilginç bir nokta:
Türkiye eğer bu atıkları satın almak isterse, atıklar Türkiye’de kalabilecektir.
Tüm bu süreçte yasal bir zorunluluk
olan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporunun değerlendirme süreci büyük
tartışmalar içinde başlatılmış durumda. Toplantılara TEMA, Yeşil Barış Derneği gibi
bazı sivil toplum örgüt temsilcileri de katılmakta ve görüşlerini sözlü ve
yazılı olarak komisyona iletmişlerdir. Yaklaşık 3000 sayfa olan raporun
değerlendirilmesinde görüş vermek için diğer kurumlar ve üniversiteler ise ek
süre istemiş durumdalar. Sivil toplum örgütleri, raporda nükleer santralin
yaratacağı ekolojik tahribata ve insan sağlığını tehdit edecek olumsuzluklara
yer verilmemesine tepki gösterdi.
Yine sivil toplum örgütleri kullanılacak
teknolojinin Hindistan’da 10 yıldan beri devreye girmeyen, İran’da ise henüz
deneme aşamasındayken pompaları parçalanan reaktörle ayni özellikte olduğunu
iddia ederek, projeye bir kez daha tepki gösterdiler. Yine sivil toplum
örgütleri nükleer atıkların bertarafının nasıl yapılacağı ve denize geri
verilecek soğutma suyunun deniz ekosistemini nasıl etkileyeceği ile ilgili
sorularını Komisyona yönelttiler. Görülen o ki, bu tartışmalar daha uzun süre
devam edecektir. Komisyondan çıkacak kararın ne olacağını hep birlikte
göreceğiz ama aslında tüm bu tartışmalar daha önce de belirttiğim gibi bizleri
de ilgilendirmektedir.
Yaklaşık 120 km uzağımıza yapılacak bu
tesisin Kıbrıs’a etkisinin ne olacağı çok önemlidir. Olası bir kazada adamız
nasıl etkilenecektir? Bu konuların Türkiye’de tartışıldığı gibi ülkemizde de
tartışılması ve bu konuda görüşlerimizin iletilmesi önemli bir konudur.
İşte tam burada Avrupa Birliğinde
uygulanan sınırlar ötesi etki prensibi devreye girmektedir. Sınırlar ötesi etki
dediğimiz nedir? Avrupa Birliğinde birbirine komşu ülkelerde yapılan
faaliyetler eğer komşu ülkeyi etkileyebilecek ise, halkın katılımı sürecine,
komşu ülkenin etkilenebilecek bölgesindeki halkına söz hakkı vermek ve karar
alma mekanizmasına görüşlerini iletme özgürlüğü vermektir. Ancak ne yazık ki,
Türkiye’deki ÇED mevzuatı Avrupa Birliğine uyumlaştırılırken bu prensip tüzüğe
aktarılmış değil. O nedenle şu anda böyle bir uygulama yok.
Ülke gerçeklerine bakarsak böylesi bir
konuda bizim yapabileceklerimizin sınırlı olacaktır. Ama yine de bu konuda
özellikle sivil toplum örgütlerimizin çaba göstermesi önemlidir diye
düşünmekteyim. Burada sivil toplum örgütlerimiz, Türkiye’deki sivil toplum ile işbirliği
içerisinde belli mücadelelere girebilir veya Türkiye’deki sivil topluma katkıda
bulunabilirler.
Evet, ileride Türkiye’deki tartışmaları
hep beraber izleyip, sonucun ne olacağını göreceğiz. Umarım ki bu sonuç, daha
sonra hepimizin pişman olacağı bir sonuç olmaz.
Nükleer enerjiyle değil, daha fazla
yenilenebilir enerji kaynaklarıyla yaşamak dileğiyle...
Comments
Post a Comment