Ülkemizde her geçen gün artan
çevre sorunlarına çözüm bulunması adamızın geleceği için çok önemli. Bu çevre
sorunlarının çözülebilmesi için yasal mevzuata ek olarak, bu mevzuatı
hazırlayacak ve uygulayacak iyi bir kurumsal yapı olması gerekli. Ancak ne
yazık ki, tüm kamu sektöründe yaşanan yapısal sorunlar, çevre sektörünün
yapılanmasında da görülmekte.
Biraz geçmişe bakarsak, ülkemizde
ilk Çevre Yasası 1989 yılında çıkmış, Çevre Koruma Dairesi ise, bu yasayı
uygulaması amacıyla 1990 yılında kurulmuştur. Daha sonra sırasıyla, eski Çevre
Yasalarının yürürlükten kaldırılmaları ile 1997 ve en nihayetinde 2012
yıllarında yeni Çevre Yasası yürürlüğe girmiştir. Tabii yaklaşık 24 yıllık
serüvende, yasanın temel uygulayıcısı konumundaki Çevre Bakanlığı ise çok daha
uzun bir yolculuk yapmış ve genellikle zayıf bir Bakanlık olarak kalmıştır. Mevcut
siyasi yapı nedeniyle “Çevre”, kurulan her hükümette, bazı örnekler verecek
olursa, Spor, Gençlik, Turizm, Ekonomi, İçişleri ve Sağlık gibi konuların
yanında yer almıştır. Son hükümette ise Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı
kurulmuş durumdadır.
Son Bakanlığın kurulması
sürecinde çevre örgütlerimizin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulması yönünde
istekleri olmuştur. Bence bu pek de doğru bir talep değildi. Bunu görebilmek
için en yakın örnek Türkiye’deki duruma bakmak yeterli. Geçmiş dönemde Çevre ve
Orman Bakanlığı olan Türkiye Cumhuriyetinde son hükümet döneminde çevre
konuları ikiye bölünmüş ve bir bölümü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, diğer
çevre ile ilgili konular ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile yürütülmeye başlanmıştır.
Ancak, özellikle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile yatırımın ve çevrenin
dengelenmesi hedeflenmesine rağmen, yatırım kısmının daha ağır basmaya başladığı
görülmektedir. Özellikle ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) Yönetmeliğinde
yapılan değişiklikler ile altyapı yatırımlarının önün açılması sağlanmıştır.
Avrupaya baktığımız zaman ise çevrenin
hem Çevre Bakanlığı, hem de ajanslarıyla yürütüldüğü görülmektedir. Burada
Çevre Bakanlıkları, genelde yasaların parlamentoya götürülmesi konusunda köprü
görevi görmekte, ayrıca ajansa belli bir miktar finansal destek verilecek ise
bu konudaki gerekli bütçeyi ayırmakta ve ajansa aktarmaktadır. Yasaların esas
uygulayıcıları çevre ajanslarıdır. İngiltere, İrlanda, Galler, İskoçya, Norveç,
Danimarka, İtalya, ABD vs gibi ülkelerde çevre ajansları vardır. Her ülkede bu
ajansların çalışma prensipleri, oluşumları ve sorumlulukları farklılık
göstermektedir. Ajansların yönetimleri genelde teknik ağırlıklı olmaktadır.
Bakanlığın bir tane de temsilcisi bu yönetim kurulunda yer almaktadır. Müdürler
şeffaf bir şekilde, duyuru ve ilan yoluyla başvuru kabul ederek özgeçmiş ve
mülakatla alınmaktadır. Tüm işe alınmalar ve son vermeler yönetim kurulu
tarafından şeffaf bir şekilden yapılmaktadır.
Bir örnek
olarak İrlanda’ya bakabiliriz. Yarı bağımsız olan İrlanda Çevre Koruma Ajansı
1992 yılında yasayla kurulmuş ve faaliyetlerine 1993 yılında başlamıştır. Ajansın
çevreyi korumakla ilgili birçok sorumluluğu olmasına rağmen temel
sorumlulukları çevresel izinlendirme, çevre yasasının yaptırımı, çevresel
planlama, eğitim ve rehberlik, çevresel izleme, analiz ve raporlama, sera gazı
emisyonlarının düzenlenmesi, çevresel araştırma ve geliştirme ve stratejik
çevresel değerlendirme konularıdır. Ajans, bağımsızlık, şeffaflık ve hesap
verilebilirlik prensiplerine göre yönetilmektedir. Bağımsızlık prensibine göre,
ajans, hükümetten, diğer kamu kurumlarından ve kuruluşlardan bağımsızdır ve
kendine düşen görevlerini etkili yapacak gücü vardır. Aldığı kararlar şeffaftır.
Ajans, halka ve hükümetin ilgili denetçi kurumlarına karşı hesap verebilirdir.
Verilen kararların halkla paylaşıldığı ve kararlara itiraz seçeneklerinin
olduğu ve bu itirazların makul sürede sonuçlanacağı bir sistem mevcuttur.
Ayrıca kararlara yargı yolu da açıktır.
Ajansın yönetimi tam zamanlı
yönetim kurulu tarafından yapılmaktadır. Bir genel müdür ve altında dört tane
müdürlük bulunmaktadır ve faaliyetler ve organizasyon dört bölüm tarafından
yönetilmekte ve her bölüm, müdüre rapor vermektedir. Bu yönetim kuruluna ek
olarak on iki üyeden oluşan Danışma Kurulu vardır. Danışma Kurulu, konunun
uzmanlarından oluşmakta ve belli konularda ajansa gönüllü danışma hizmeti
vermektedir. Bu kurulun yanı sıra belli
konularda da danışma kurulları oluşturulmuştur ve bu kurullar aktif olarak
çalışmaktadır.
Ajansın gelirleri, devlet
bütçesinden aktarılan kaynaktan, verilen izinlerden, kesilen cezalardan,
yapılan denetlemeler gibi verilen hizmetler karşılığı alınan ücretlerden sağlanmaktadır. 2009 yılında ajansın geliri en
yüksek seviyeye çıkmış ve 70 Milyon Avroya ulaşmıştır. Yine ayni dönemde
çalışan sayısı en yüksek seviyeye 340’a yükselmiştir. 2011 yılında ajansın 321
tam zamanlı çalışanı ve 60 Milyon Avroluk bütçesi vardı. Bu sürede devlet
ajansa olan katkılarını azaltmış ancak ajansın diğer gelirlerinde artış
olmuştur.
İrlanda’daki örnekten de görüldüğü
üzere, burada temel prensip ajansın mümkün olduğunca politikadan bağımsız,
objektif, şeffaf, hesap verilebilir olması ve teknik şekilde çalışan bir kurum
olmasıdır.
Tabii ki bugün mevcut durumda bu
tip bir ajans, bizler için bir hayal olabilir. Ancak bunu hedef olarak
benimsemek, bu hedefe göre eylem planları oluşturmak ve çalışmak bizi bu
hayalin gerçek olmasını sağlayabilir. Bu konuların kamuoyunda tartışılmaya
başlanması, konuyla ilgili fikirlerin tartışılması ve olgunlaşması doğru
kurumsal yapının oluşmasında yardımcı olacaktır.
Kararlılıkla sonuç alabilecek yapıda insanlar yetiştirebildiğimizde sanırım bizimde bu tür kurumlarımız olabilir, tebrik ederim güzel bir yazı.
ReplyDelete