NÜKLEER ENERJİ
Daha dokuz yaşında
bir çocuktum ilk kez Çernobil kazasını duyduğumda. Yıl 1986. Nükleer enerjinin
ne olduğunu bilmiyordum. Aklımda kalan tek şey Türkiye’deki çaylara radyasyon
bulaşıp bulaşmadığı ile ilgili tartışmalardı. Hatta şimdi adını hatılayamadığım
dönemin bir Bakanı, çayların güvenilir olduğunu göstermek için basın önünde çay
içerek poz vermiş ve herkesi gönül rahatlığıyla çayları tüketebileceğini
açıklamıştı.
Daha sonra ise bu tartışmalar yavaş yavaş azalıp gündemdeki yerini
kaybetmişti. Bugün araştırdığımda bu Bakanının isminin Cahit Aral olduğunu ve
84 yaşında kalp yetmezliğinden öldüğünü öğrendim. Bugünkü araştırmalarıma devam
ettiğimde; Türk Tabipler Birliği'nin ilk baskısı Nisan 2006'da yapılan
"Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye'de Kanser" başlıklı
raporunda Çernobil ile sadece Karadeniz bölgesindeki Kanser vakaları arasındaki
ilişki ortaya konulduğunu görmekteyim. Raporda, Çernobil'deki patlama
sonrasında (Kaza, 26 Nisan 1986 tarihinde gerçekleşmişti) oluşan radyoaktif
bulutların 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Trakya'ya, 4-5 Mayıs günleri Batı
Karadeniz'e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas'a, 7-9 Mayıs tarihlerin
Trabzon-Hopa'ya ulaştığı 10 gün sonra da tüm Türkiye'ye radyoaktif
parçacıkların yayıldığı belirtilmektedir. Yine raporda hatırlatıldığı üzere
dönemin yetkililerin Çernobil'in Türkiye üzerinde önemli bir etkisinin olmadığı
şeklindeki açıklamalarına karşılık radyoaktif değeri 600 Bq/kg'ın altında
olduğu belirtilen ve İngiltere'ye ihraç edilen fındık İngiltere tarafından geri
gönderilmiştir.
Birkaç yıl sonra ise ikinci kez nükleer enerji ve radyasyonla
ilgili başka bir konu ile karşılaştım. Bu kez kahramanımız ikinci dünya savaşında
atom bombalarından doğan ve insanoğlunu yok etmeye çalışan Godzilla idi. Japon
yapımcı tarafından yaratılan bu kahraman, atom bombası sonrası değişime
uğramıştı, okyanusdan geliyordu ve acımasızdı. Bu aslında başlayan nükleer
enerji ile ilgili gelişmelere bakılan korkutucu bir bakıştı. Kahraman, bir
hayal ürünüydü ancak bize nükleer enerji ile ilgili neler olabileceğini
gösteriyordu ve bu enerjiye olumsuz yönde bakıyordu.
Bu kez orta okul lise yıllarında başka bir boyutunu gördüm
nükleer enerjinin. Tarih derslerinde ikinci dünya savaşını bitiren atom
bombalarını öğrendik. 6 ve 9 Ağustos 1945’te ABD’nin Japonya’da bulunan
Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı bombalar sonucu 250,000 civarında kişinin öldüğü
belirtiliyordu. Bu bombalarla savaş bitiyordu ama binlerce insan ölmüştü ve
binlerce insan da hastalanmıştı. Atılan atom bombalarından sonra, yayılan
radyasyondan dolayı birçok insan ve çocuk hasta olmuş ve ölmüştü. Bu kez
nükleer konusunun bir başka boyutu ortaya çıkmıştı.
Fizik derslerimizde görmeye başladığım atomlar konusunda daha
teknik bilgileri görmeye başladım. Atomlar, protonlar, elektronlar derken,
1896’da radyasyonun keşfinin başladığını öğreniyordum. 1903 yılında bu keşfi
yapan Marie ve Piere Curie ile Henri Becquerel gibi bilim insanları, uranyum,
radyum gibi maddelerle deneyler yapmış ve bu maddelerin özelliklerin keşfetmeye
çalışmışlar. Bu çalışmalar sonucunda Marie Curie 1934 yılında kan kanserinden
öldü. Hastalığı, maruz kaldığı radyasyona bağlandı ve bilim için ölen kadın
olarak anılmaya başlandı. Çalışmalarından dolayı radyoaktivite birimi olarak
“curie” kullanılmaya başlandı.
Artık gençlik yıllarındayım. Meslek de çevre mühendisliği
olunca çevre duyarlılığım daha da gelişmeye başlamıştı. Ancak bu arada nükleer
bilimde boş durmamış ve gelişmeye başlamıştı. Dünyada yaşanan gelişmeler,
petrol türevli ürünlerden sağlanan enerjiden yavaş yavaş başka enerji
kaynaklarına yönelmeye başlamıştı. Yenilenebilir enerji kaynakları yanında
nükleer enerjide dünyadaki yerini almıştı. Dünyada Nisan 2015 itibarıyla 30
ülkede 443 ticari reaktör var ve nükleer enerji dünyanın enerji ihtiyacının
yaklaşık %11.5’ı karşılamaktadır. Ancak üniversite yıllarına dönersem, o
dönemde öğrendim Türkiye’nin de nükleer enerji konusunda tartışmalar içinde olduğunu.
Hatta sanırım ikinci veya üçüncü sınıftım. Bir ihaleye bile çıkılmıştı. Akkuyu’ya
nükleer santral kurulması için tartışmalar oluyordu. Böyle bir tesis yapılsın
mı? Yapılmasın mı? Sonuçta o dönemde konuyla ilgili sonuç alınamamış ve böyle
bir tesisin yapılmasına olanak sağlanamamıştı.
Ancak bu kaza sonrası bazı ülkeler nükleer santrallerini
kapatma kararı aldı. Almanya Başbakanı Angela Merkel 1980'den önce kurulan 7
santralin 3 ay için kapatılacağını açıkladı. Daha sonra ise Alman hükümeti,
2022 yılına kadar nükleer enerjiden elektrik üretimine son vereceğini bildirdi.
Karara göre Almanya’nın elindeki 17 santralin çoğu 2021 yılına kadar
kapatılacak. Ancak bunlardan 3’ü enerji açığı olasılığına karşı 1 yıl daha
hizmet verecek. İtalya'da nükleer santral kurulması konusu referanduma taşındı
ve halkın %95'e yakını nükleere hayır dedi. İsviçre 3 yeni nükleer reaktör
planını iptal etti ve 2034 yılına kadar nükleer santrallerini kapatacağını
açıkladı.Görüleceği üzere kaza sonrası nükleer enerji ile ilgili tartışmalar
daha da artmaya başladı.
Nükleer enerjiyi savunanlar onun yenilenebilir ve fosil
yakıtlardan daha temiz bir enerji kaynağı olduğunu, daha az sera gazı
ürettiğini savunmaktadırlar. Nükleer destekçiler, bu enerjinin ucuz bir enerji
kaynağı olduğunu da vurguluyorlar. Ama! Radyasyon gündeme gelince güvenlik
konusu çok büyük önem arz ediyor.
Çevreciler ise nükleer enerjinin son derece riskli bir enerji
kaynağı olduğunu vurguluyorlar. Örneğin dünyanın önde gelen çevre örgütlerinden
biri olan Greenpeace bakın ne diyor: Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen
kaza, güvenli reaktörlerin bir masal olduğunu iddia ediyor. Nükleer enerji
karbon salımını azaltmıyor ve iklim değişikliğini engellemeye giden yolu
tıkıyor. Sistem merkezi olarak yapılandırılmaya devam ediyor, bu da baz yükü
santrallerine ihtiyacı artırıyor. Bugüne kadar nükleer endüstri sadece devlet
desteğiyle ayakta durabildi. Biyokütle, rüzgar, hidroelektrik enerjileri
nükleer enerjiden çok daha ucuz. Güneş enerjisinin ise kısa bir zamanda nükleer
enerjiden daha ucuz olması bekleniyor. Nükleer enerjinin ise devlet tekelleri
ve teşvikleri ortadan kalktıkça gizlenen pahalı yüzü ortaya çıkıyor. Bu
konulara ek olarak nükleer atıkların hala daha bertarafı konusunda tartışmalar
devam etmekte.
Bu tip tartışmalar sürerken, Türkiye bu yıl içerisinde
nükleer santrallerle ilgili izinleri sonlandırdı. Konuyu destekleyenler ve
desteklemeyenler olarak ayrıştı. ÇED raporu davalık oldu. Bu arada dava
sonuçlanmadan tesisin temeli de atıldı. Yıllarca konuşulan ve tartışılan bu
konuda böylece ilk kez ciddi bir adım atılmış oldu. Bu ise biz Kıbrıslılarda
endişe yarattı. Yapılan çalışmalarda olası bir kazada en çok etkilenecek
yerleşim yerlerinden birisinin Kıbrıs olması bu endişeleri daha da artırdı. Bu
nedenle Kıbrıs’ta Nükleere Hayır platformu kuruldu. Platform nükleere karşı
eylemler yapmaya başladı. Platform konuyla ilgili gerek Türkiye, gerek Güney
Kıbrıs gerekse uluslarası örgütlerle işbirliği de kurmaya başladı. Bu
çalışmalardan sonuç çıkar mı bilmeyiz ama daha önce yaşananlar bizleri
endişelendirmeye yetiyor. Umarım bu çalışmalar sonuç verir, sağduyu galip gelir ve böylesi bir tesis kurulmaz.




Comments
Post a Comment